Ölümden Sonra Hayat Var mı?

Oguzhan
6 min readMay 8, 2023

Ama eğer her birinin sürekli olarak diğerine dönüşmesinde elementlere kendilerine bir zarar yoksa, bir insanın neden tüm elementlerin değişimine ve çözülmesine ilişkin endişesi olmalıdır? Çünkü bu doğaya uygundur ve doğaya uymayan bir şey kötü değildir.” diye düşündü Marcus Aurelius, Carnantum** ’da MS 170–180 yılları arasında. *

Ölümden sonraki hayatı düşünmek insanlık tarihi boyunca hayatımızda yer edinmiş. Belli ki buna ihtiyacımız var. Neden ölümden sonra bir hayata ihtiyaç duyuyoruz? Bu soruya cevap vermeden önce ölüm nedir önce buna bakalım.

Ölüm bir organizmanın biyolojik olarak yaşam faaliyetlerinin tamamen sona ermesi demek.
Konuyu çok fazla derinleştirmeden son olarak “organizma” olarak tanımladığımız şeye dikkat çekmek istiyorum.

Bilimsel olarak bir şeyi organizma olarak tanımlayabilmemiz için;

  • Hücre yapısına sahip olmak
  • Metabolizmaya sahip olmak
  • Büyüme ve gelişme göstermek
  • Adaptasyon yeteneğine sahip olmak
  • Tepki verebilme ve uyum sağlama yeteneğine sahip olmak
  • Üreme yapabilmek

Antik Roma ve Yunan filozoflarının da kendi dönemlerindeki bilgi birikimlerinden ilham alarak ortaya koydukları düşünceler, dönemlerinin eksikliklerine rağmen onları bugün filozof olarak kabul etmemizin bir sonucudur. Din felsefesinde ölüm ve ölümden sonraki hayatın arayışı kadim topluluklardan günümüze kadar devam etti ve ediyor. Bu konu belki de dünya üzerinde yaşayan bizler olarak en temel ortak problemimiz gibi görünüyor. Çünkü elimizdeki kaynaklara ithafen yaklaşık 6 bin yıldır katettiğimiz bilimsel keşifler sonucunda bile hala cevap veremediğimiz sorular arasında. Ölüm bir son mu? Yoksa sonrası var mı? Kim bilebilir.

İlk çağlarda insanların nasıl bir yaşam tarzı kurduklarını empati etmemiz çok mümkün değil, ancak biraz zorlayıp hayal edebilirsek, teknolojik gelişmelerden uzak, öncelikli gayesi avlanmak olan ve sonrası da neslini devam ettirme içgüdüsüyle üremek için çalışmalar yapan bir dönem insanı, güneşin doğusuyla avlanmaya çıkıp, batışıyla mağarasına dönerken beraber avlandığı arkadaş ve aile üyeleriyle birlikte çokça vakit geçirir. Yine bir gün av sırasında büyük bir mamut ya da kaplan arkadaşını öldürebilir ve uzun süre vakit geçirdiği arkadaşının tepki vermediğini gören avcının içinde hüzün belirir. Artık mağaraya yalnız dönecektir. Çünkü arkadaşı öldü.

Bu psikolojik duruma giren avcının kendini bu durumdan kurtarmak için bir şeyler yapması lazım. İşte ilk dönem insanları ölümü bir çaresizlik olarak görüp uzunca bir dönem cevaplar aradılar ve ölümün getirdiği kaybın acısını dindirebilmek için ölümden sonraki hayat, ruh, ruhun ölümsüzlüğü ve tabii Tanrı kavramı ortaya atıldı. Bu ana kadar kasvetli olan hava bir anda bambaşka bir hayatın varoluşu ihtimaliyle geride kalan insanların acılarını biraz olsun dindirdi. Çünkü aksi düşünülemezdi. Ya da insan düşünmek istemedi.

Bugün o zamanlara göre duygularımızı çok daha etkili yaşıyoruz, sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz aramızdan ayrıldığında onlarla olan geçmiş anılar bizi hüzünlendiriyor ve ölümden sonraki hayatın varlığı biraz olsun bize umut veriyor. Ancak bu da ne yazık ki hormonlarımızın bize yaşattığı psikolojik durumlar sonucu üzüntü duygusunu yaşıyoruz. Bu duygu vücudumuzda kortizolu tetikliyor ve kendimizi çaresiz hissediyoruz, ta ki “ölümden sonra hayat var” diyene kadar. Şimdi biraz daha rahatladık.

Dini Açıdan Ölüm

Bugün dünya üzerinde kabul görmüş, büyük populasyonlara hitap eden Budizm, Hinduizm ve semavi dinler ölümden sonra hayatın olduğunu açıklar. Budizm ve Hinduizm’de daha çok başka bir form olarak nitelendirilir. Yine semavi dinlerde cennet ve cehennem gibi ödül mekanizmaları bulunur ve dünyanın küçük bir bölümünü kapsasa da Şamanizm gibi folk dinlerde de ölümden sonra hayatın varlığı kabul edilir.

Burada dünya üzerindeki dinleri ortak yönleriyle 3 ana kategoriye ayırırsak:
Hinduizm-Budizm, Semavi dinler (Tek tanrılı), Folk dinler (animizm, şamanizm, paganizm).
Şimdi bu 3 kategoride ölümü ve sonraki yaşamı inceleyelim;

Hinduizm-Budizm: Bu iki dini de ortak küme olarak almamın sebebi birçok ortak noktası olması ve aynı kökten gelmeleri. İkisinde de Karma inancı temel prensip ve karma özet olarak “Ne ekersen onu biçersin” atasözümüzü motto olarak kabul etmiş bir prensip. Daha açıklayıcı olması için; bir kişinin düşünce ve davranışlarından doğan eylemlerin sonucu olarak gelecekteki hayatında karşılaşacağı deneyimlerin toplamını ifade eder.

Semavi Dinler: Hristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet’in çoğunluğu oluşturduğu bu dinlerde ölümden sonraki yaşamın durumu, kişinin hayatı boyunca yaptıklarına, inançlarına, Tanrı’ya nasıl yaklaştığına göre şekillenir ve cennet ya da cehennemle derecelendirilir.

Folk dinlerde: Özellikle animizm ve bu kökeni benimsemiş şamanizm, paganizmde ölümden sonraki hayat konusu doğayla bütünleşir, aslolan doğadır ve hepimiz doğanın bir parçasıyız, öldükten sonra doğada tekrar yerimizi bulacağımız bilinci vardır. Ancak burada yine doğadaki her şeyin ruhu olduğu inancı vardır.

Enerjinin Korunumu

Yazımın başında Marcus Aurelius’tan alıntıladığım metinde Aurelius, yaklaşık 2 bin yıl önce şu soruyu sormuştu: “Bir insanın neden tüm elementlerin değişimine ve çözülmesine ilişkin endişesi olmalıdır?” Bilimsel olarak, organizmanın doğası gereği çürüyecek, çözünecek ve başka elementlere dönüşeceğiz. Aslında evrenin temel prensiplerinden biri olan enerjinin korunumu gerçekleşecek. Aslında yaşarken de bunu yapıyoruz. Sadece “canlı” olarak nitelendirdiğimiz ve hayatta kalma mücadelesini çok iyi verdiğimiz için ve beynimizi çok iyi kullanabildiğimiz için “ölümden sonra yaşam var mı” gibi soruları sormaya cesaret edebiliyoruz. Yoksa evreni oluşturan atomlar ve boşluğun, entropinin artmasıyla oluşan kaosta meydana gelen ve “şans” faktörü sonunda gözlemleyebildiğimiz evrenin çok küçük bir noktasında hayat bulmamıza neden oldu.

Buna Neden İhtiyacımız Var?

Ölümden sonra hayatın olmasına gerçekten ihtiyacımız var mı? Sanırım evet. Çünkü insan olarak öğrendiğimiz şey; duygusal durumumuz çaresizliklere karşı mücadele içinde. Yani kontrolü her zaman elimizde tutma isteğimiz bizi ölümden sonra da bir hayatla devam edeceğimize inandırmak istiyor. Bu bize daha sağlıklı/mantıklı geliyor. Aksi durumu kabullenemiyoruz ancak doğrular acı ve gerçek. Bilimle öğrendiklerimize şöyle bir baktığımızda nacizane durumu şöyle ele alıyorum:

Evren, tüm dinamiğiyle çalışıyor ve biz (insanlık) onun umrunda değiliz. 14 milyar yıl önce henüz sebebini teorilerle açıklamaya çalışsak da bilimsel bir tanım koyamadığımız Big Bang, Big Bounce teorileri sonucunda “yaşam” formu olarak bu dünyaya tutunup, organizma olma şartını sağlamak için hayatta kalma, çoğalma, neslimizi devam ettirme eylemlerini gerçekleştirerek, çevremizdeki tüm tehdit faktörlerini yok ederek ve günün sonunda yaklaşık 200 bin yıl önce ilk fikir ışığıyla homo-sapiens olarak bu dünyada ev sahibi olduk. Kontrol şimdi bizde ancak yarını bilemiyoruz. Şimdiden konuşmak gerekirse bizim dışımızdaki tüm organizmalarla asırlardır savaş içerisindeyiz ve bu savaşları büyük ölçüde kazandık ve kazanmaya devam ediyoruz. Bakterilerle savaşmak için tıp ilmimizi kullanıyoruz, doğayla savaşırken kendimize dayanıklı evler inşa ettik, kıyafetleri icat ettik. Bizden güçlü hayvanlar için silah icat ettik. Ancak ölüme çaremiz henüz yok. İşte bu noktada da inanç devreye girdi çünkü biz cevapsız soru bırakmaktan rahatsız olan bir ırkız. Mutlaka bir cevabı olmalı. Verdiğimiz cevap topluluğun büyük bir kesimini ikna etmiş olmalı ki, dini inancın temel taşını ölümden sonraki yaşam oluşturuyor. Sadece kısa bir süre için Tanrı-din olgusunu ortadan kaldırırsak ölümden sonraki yaşama ihtiyacımız olmayacak. Bu ihtiyaç tamamen korkularımızdan ve çaresizliklerimizden kaynaklanıyor.

Sonuç

Ölümden sonraki hayat fikri, insanları motive eden bir fikir olarak kabul edilir. Doğumdan ölüme kadar yaşayabileceğimiz kısıtlı bir zaman olduğu için öğrenimlerimiz, anılarımız, ilişkilerimizin ölümle son bulmasının verdiği rahatsızlık nedeniyle bizim için sağlıklı bir çıkış kapısıdır. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, yine ölümden sonra hayat olup olmadığına ihtiyaç duyacak ya da duymayacak olan bizleriz. Bilincimizle yaptığımız karşılaştırmada, bilgi birikimlerimizde ne kadar bu duruma ihtiyacımızın olmayacağını kabullenirsek, bu soruya cevap aramaktan vazgeçebiliriz.

Düşüncelerimi noktalamadan önce Sokrates’in bu konudaki bakış açısını paylaşmak istiyorum. Sokrates, özgürce düşünebilmek için ölmenin gerektiği konusunda da fikirler ileri sürmüştür. Ona göre, bedenimizin ihtiyaçlarını karşılamak ve dünya ile etkileşime girmek, bizim düşünme ve bilgelik kazanma kapasitemizi sınırlar. Bu nedenle, ölümün bizi bedenimizin sınırlamalarından kurtaracağı ve gerçek düşünce ve bilgeliğe erişmemize izin vereceği düşünülmüştür. Yaşamış filozoflar arasında hemen her toplumun fikrine önem verdiği bir filozof olan Sokrates’in bu bakış açısı, özgürce düşünebilme eyleminden aldığı hazzın yetersizliğinin ancak ölümle sağlanabileceğini savunan bir karakterdir.

Kendi adıma bilimle doğrulanmayan bir durumu tahayyül yoluyla kabullenerek motive olamam. Bu yüzden “ölüm” denen biyolojik olayın sonucunda ne olacağım çok da önemli değil. Ölümden sonraki hayatı ya da ölümü düşüneceğime, yaşadığım şu anı nasıl kaliteli yaşayabilirim? Buna akıl yormam gerektiği fikri beni daha çok motive ediyor.

Son olarak yazımı Albert Camus’nun Yabancı kitabındaki sözle bitirmek istiyorum: “Bugün annemöldü, neyse ki hayatta yapacak çok işim var.”

*https://lexundria.com/m_aur_med/2.17/lg, Meditations, 2.17 Marcus Aurelius translated by George Long

** MS 50 yillarinda bir roma lejyon bolgesi. Gunumuz Avusturya bolgesinde.

--

--

Oguzhan

Solutions Architect, #AWS, food, chess, books and cheese lover. Philosophy 101.